1 Aralık 2012 Cumartesi

MOURINHO & KLOPP

Xabi Alanso ikisi arasındaki benzerlikleri dile getirmişti. Sahaya koydukları oyun felsefelerinin benzerliği dahi dikkat çekici ama en çok da enerjilerini oyuncularına ve sahaya yansıtmaları açısından çok benzer iki adam.. Bizim Fırat Topal da Klopp'u Mainz günlerinden bu yana Alman Mourinho diye anardı hep, çok da haklı çıktı. İkisi de maçlar öncesinde birbirerine güzel sözler söyledi ama Klopp'un söylediği iyiydi: 
"Jose Mourinho futbol dünyasında önemli bir figür olmasının yanı sıra garip gelecek size belki ama oldukça da sempatik bir adam.."
Daha da önemli söylemi ilk maç öncesi dile getirdiğidir belki:
"Futbol dünyasında çok önemli bir yanılgı var. En iyi futbolculara sahip olanın saha içerisinde en geniş alana sahip olduğu yanılsaması.."
Klopp iki maçta da bu yanılgıyı ortaya koydu. Real Madrid'i saha içerisinde seçeneksiz bıraktı. Takım savunması, rakibin koşu yollarını kapatması, kenarları her seferinde ama istisnasız her seferinde ikilemesi, üçlemesi.. Götze'nin orta alandaki baskısı v.s.   Özellikle Madrid'de oynanan maçın ilk devresinde teknik direktörün en az futbolcular kadar sahaya imza atabileceğini, sonuca etki edebilceğini gösterdi. Keza ikinci devresi de Mourinho'nun doğru hamlesiyle "o kadar da kolay değil Dortmund aga" diyerek kalitesini göstermesi önemliydi.  O maçın gizli kahramanı ise Mario Götze'dir zira orta alanda Madrid'in koşu alanlarını kapatması, savunma adına takıma yaptığı katkı, kenarlara verdiği destek ve attığu gole kadar  inanılmazdı.
Size Bundesligadan bir istatistik vereyim. Geçenlerde Sportbild Götze ve Reus'u kıyasladı. Efendim Reus daha golcü ama Götze şöyle filan diye gidiyordu ama ikisinin de eşit olduğu bir kriter koşu mesafeleri. Her ikisi de maç başına 11.9 km koşuyor. İki ofansif, yetenekli ön alan oyuncusunun maç başına koşuları bunlar..
Kagawa da böyleydi..  Gidişinden dolayı ofansif aksiyonlarını değil savunma konusunda Reus onun açığını nasıl kapatacak endişesini taşıyorduk en azından Spielverlagerung'un Dortmund temsilcisi ile yaptığım röportajdan da öğrendğimiz kadarıya onlar ve ben.. Bu oyuncu gelişimi konusunda Klopp'un rolü inanılmaz.
İlkay Gündoğan benim "analizim" için önemli bir veridir Klopp'un ne olduğunu bu oyuncunun gelişiminden anlarsınız. Mehmet Ekici aslında Nürnberg'de iki yönlü oyuncu profili çiziyordu ve İlkay ise ofansif kırılgan on numara.. Ekici'den daha teknik ama mücadelesi daha az.. Nuri'nin de yerini dolduramaz diye bas bas bağırıyordum ben.. İlk yılında da nitekim öyle oldu ve geçen sezon Dortmund'un yenilmezlik serisi İlkay'ın dışarıda kalmasıyla başladı. Lakin o İlkay aylar sonra bir Fürth Kupa maçının son dakikasında attığı golle yeniden geldi ve fakat esksine nazaran bambaşka bir kimlikle.. Klopp'un eli değmişti üzerine ve istediği adamı İlkay'dan deyim yerindeyse "yarattı".
Jürgen Klopp'un eline genç ve doğru isimler gelmiyor her zaman ama Klopp bunlardan istediğini yaratmayı başarıyor. Spor bilimi mezunu, footbonaut'ları ilk o deniyor, farklı antrenman metotları ve hırsı.. Dönüştürücü rolü inanılmaz..
Mourinho ise Almanlar'a karşı o kibirinden eser yok. Yenilgiler öncesi gerek Bayern'e gerekse de Dortmund'a hakkını verdi. Bayern onları elediğinde soyunma odasına gidip tek tek her futbolcuyu tebrik etmesi bir yana "hak ederek bizi geçtiler" dedi. Dortmund için de keza gruptan çıkarlarsa kupayı dahi alabilirler diyerek onların gücünü onayladı. Ama ilginçtir ne zaman bu sakinlik Jose Mourinho'da gözükse takımda da düşüş oluyor. Ben Fatih Terim, Van Gaal, Mourinho, Ronaldo  gibi adamların aşırı olan  kibirlerinden beslendiğini düşünürüm. İspat etme çabasını sürekli kendileri gündeme getiriyor ve bu da onları kamçılıyor. İkinci başarısız Fatih Terim döneminin belki de tek eksiği Milan dönemi her yerde tartışmasız kabul edilen kimliğiydi. Yarışmacı ruhunun çalınmış olamasıydı.. Ronaldo ve Messi'nin maç kaçırmadan, sakatlanmadan oynamalarının temel nedeni birbirlerinin varlığıdır.. İkisi de arka arkaya bu durumdan artık yorulduklarını, sıkıldıklarını dile getirseler de her ikisini de motive eden diğerinin başarısı.. Mourinho'yu hala ayakta tutan yegane unsur Şampiyonlar Ligi'ni üç farklı takımla alma isteği, "tek" olma savaşı.. 
İki benzer adam ve saha içerisinde birbirlerine benzer oyun sistemleri.. İki güzel maç ve iki güzel takım.. 

Tek Cümleyle Futbol Klüpleri


BİR GARİP TAKIM : FC St. Pauli


Bir kulüp düşünün, 30 bin kişilik bir semtin takımı olsun, müzesinde önemli bir kupa bulunmasın, tarihinin çoğunu alt liglerde geçirsin, ama dünyanın her yerinde destekçileri olsun. İlk bakışta futbolun mantığına ters gibi görünse de, söz konusu kulüp St Pauli ise tüm bu yazdıklarımız mümkün. Almanya'nın liman kentlerinden Hamburg'da 1910 yılında kurulan St Pauli belki de dünyanın en marjinal futbol takımı. Onların ne denli sıradışı bir kitleye sahip olduklarını anlatmak için sanırız, 2007'ye kadar endüstriyel futbolun bir icadı olarak gördükleri elektronik skorborda direnmelerini ve gollerden sonra elle değiştirilen tabela skorbordlarını kullanmaya devam ettiklerini söylemek yeterli olacaktır!

Halen Almanya 2. Ligi'nde mücadele eden St Pauli'yi bu denli farklı kılan şey kendisine özgü taraftar profili. Almanya'nın hemen her kulübünde Neo Nazi kökenli taraftarlara rastlanırken, dazlaklar St Pauli'nin kapısından bile geçemiyor. Zira, kulübün sempatizanlarının tamamı sol görüşlü. Hatta bu konuda anarşizme kayacak kadar da aşırı uçtalar. Bu üst kimlik, tribünlerde, ailesiyle geleni de eşcinseli de punkçısını da iş adamını da sokakta yatanı da birleştiriyor ve 90 dakikalığına her türlü farkı unutup, birlikte her şeye isyan ediyorlar.

St Pauli taraftarının bu kemikleşmiş kimliği 80'li yılların sonunda yaşanan bir olayla iyice pekişti. Takımın kalecisi Volker Ippig, bu tarihte insani yardım amacıyla iç savaşın hüküm sürdüğü Nikaragua'ya gitti 1 yıl sonra dönünce taraftarın gözünde efsane olan kaleci takıma anarşist havayı da beraberinde taşıdı.

1980'lerin başına kadar ortalama 1600 seyriciye maç oynayan takım, şöhretini arttırınca her maç 22 bin 500 kişilik Millerntor Stadı'nı doldurmaya başlamış. Hatta taraftarları, 2001-2002 sezonu öncesi satışa çıkarılan 10 bin kombine bileti 27 dakikada bitirecek kadar kulübe bağlı olduğunu kanıtlamış.

Tribünlerindeki, Che Guevara, Marx ve Kuru Kafa posterlerinin yanı sıra metal müzik guplarından AC/DC'nin şarkısı eşliğinde sahaya çıkan St Pauli futbolcuları, vatandaşlarımızı hedef alan Solingen Katliamı'nın ardından da Türkçe yazılmış, 'Faşistleri boşverin, biz hepimiz kardeşiz!' pankartı taşımışlardı.

İşsizin de banka müdürüyle birlikte yan yana bira içerek maç izleyebildiği St Pauli'nin bu nev-i şahsına münhasır yapısını belirleyen bir diğer faktör ise, semtin kurulu olduğu yer. Almanya'nın en büyük liman kenti Hamburg'da, denizcilerin ilk uğrak yeri olan genelevlerin bulunduğu semtten renkli bir taraftar grubu çıkmayacaktı da nereden çıkacaktı ki! Ayrıca zengin Hamburg'dan kopan ve tarih boyunca dışlanan, fakirlik ve geri kalmışlığın da etkisiyle tüm marjinal gruplara kucak açan ve Almanya'da en çok punkçıya rastlanan yerlerden biri de yine St Pauli.